Dua-Kaderi değiştirir mi ?

DUA söz konusu olduğu zaman, hemen pek çoğumuz yanlış bilgiyle şartlanmak yüzünden, "Aman canım kaderde ne varsa o olacak, DUA'ya ne gerek var!" deyiveririz.

Oysa, bu tamamıyla yanlış bir görüştür!

Burada çok önemli olan husus şudur: KADER'in tekniği!..

KADER-DUA ilişkisini izaha girmeden önce, bu konudaki Rasûlullâh'ın birkaç buyruğunu nakletmeye çalışalım size...

"KADER"i ancak DUA değiştirir. Ömrü ise ancak iyilik uzatır. Şüphesiz ki, kişi işlemiş olduğu günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir."

"KAZA'yı ancak DUA geri çevirir... Ömrü ise iyilik uzatır."

"Tedbirin kadere faydası olmaz; DUA'nın ise gelmiş ve gelmemiş musîbetlere faydası vardır; şüphesiz ki belâ iner, DUA onu karşılar ve kıyamete kadar çarpışırlar."

Evet, bir yandan, kaderin değişmeyeceği belirtiliyor; diğer yandan DUA'nın kaderi, kazayı geri çevireceği açıklanıyor. Bu iki hususu nasıl birleştirip, nasıl bir sonuç elde edeceğiz?

Bilelim ki...

İnsanların kaderi takdir edilmiştir; her şey gibi... Ne var ki, DUA faktörü de bu KADER sistemi içinde yer alan bir faktördür;

DUA ederseniz, kaderdeki olayı geri çevirebilirsiniz, kazayı reddedebilirsiniz; ancak bu DUA'yı yapmak, gene kaderinizin elvermesiyle mümkün... Yani, kaderiniz müsaitse DUA edebilirsiniz ve böylece de o gelecek olan olayı geri çevirebilirsiniz.

Kaderinizde kolaylaştırılmışsa DUA etmek, size o belâ veya musîbet gelmeden önce DUA edersiniz ve o olayın zararından korunmuş olursunuz.

Dolayısıyladır ki, tedbirle takdiri değiştiremezsiniz; fakat, takdirde varsa tedbir alır ve böylece de kazayı geri çevirmiş olursunuz.


Bu hususta Halife Ömer (r.a.), bize bir uygulamasıyla son derece önemli bir uyarıda bulunmuştu... Orduyla Şam'a giden Halife Ömer (r.a.) şehre yaklaştığı zaman, veba salgını olduğunu haber alınca orduya geri dönülmesi talimatını verir. Bu durum üzerine, kader kavramını anlayamayan ve işin şeklinde kalanlar şaşırırlar ve sorarlar:

- Allâh'ın kaderinden mi kaçıyorsun yâ Ömer?..

Kaderin tekniğini anlamış olan Hz. Ömer (r.a.)'ın cevabı hepimize bir derstir:

- Allâh'ın kazasından Allâh'ın kaderine kaçıyorum!..

İşte yukarıda anlatılan cevap, bu kader konusunun "püf noktası"dır.

Kader mutlak ve kesindir!..

İnsan ise, kendisinden meydana gelenlerin neticesini görecektir!..

"...İNSAN İÇİN YANLIZCA ÇALIŞMALARININ (kendisinden açığa çıkanların) SONUCU OLUŞACAKTIR!" (53.Necm: 39) âyetini hatırlayalım...

İşte bu sebepledir ki, siz ne yapabiliyorsanız, elinizden ne geliyorsa onu yapmak zorundasınız... DUA edebiliyorsanız, hemen ediniz! Bir çalışma yapma imkânına sahipseniz, hemen yapınız! Korunmak için elinizden gelen bir şey varsa, hemen tatbik ediniz.

Biliniz ki; yapabildiğiniz, kaderinizin müsaade ettiğidir ve yaptığınızın sonucunu da mutlaka görürsünüz.

Bu yüzden denilmiştir; "DUA kazayı reddeder", diye... Yani, o kazanın reddi sizin duanıza bağlıdır!.. O musîbetin size isâbet etmemesi, sizin o hususta dua etmenize bağlıdır. Dolayısıyla, dua edersiniz ve o kaza veya hoşlanmadığınız olay size isâbet etmez; ya da umduğunuz, olmasını istediğiniz olay o duanız vesilesiyle gerçekleşir.

Hz. Rasûlullâh (s.a.v.) "KEŞKE" demeyi şeytan ameli olarak nitelemiştir. Bunun mânâsını çok düşünmek ve bu hususu iyi anlamak mecburiyetindeyiz... Niçin, "KEŞKE" demek yasaklanmıştır?..

Bilelim ki DUA, kader sistemi içinde yer alan çok önemli bir unsurdur...

DUA edebiliyorsanız, edebildiğiniz kadar DUA ediniz; hepsinin de faydasını, dünya hayatında anlayamayacağınız kadar fazlasıyla göreceksiniz. Zira, Allâh, kulunda ortaya çıkartacağı pek çok özelliği DUA şartına bağlamış; takdir ettiği pek çok şeye DUA'yı vesile kılmıştır. Bu yüzdendir ki, "DUA müminin silahı" olmuştur.

DUA, takdirin tüm güzelliklerinin size ulaşmasına vesile olan en değerli nimettir. Onu elden geldiğince çok ve güçlü olarak kullanan, en büyük nimetlere kavuşacak olandır.

Kaderi anlamayan cahil ise, DUA'yı terk eder; tüm mahrumiyet ve çileler de onu bekler!..
Konuyu Rasûlullâh AleyhisSelâm'ın şu açıklamasıyla bağlayalım:

"İçinizden her kime DUA KAPISI AÇILMIŞ ise, muhakkak ona rahmet kapıları açılmıştır ve Allâh'tan, kendisinden âfiyet istenilmesinden daha sevimli bir şey istenmemiştir."

"DUA, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır. Ey Allâh'ın kulları, DUAYA SIMSIKI SARILINIZ!.."
HAYIR VE ŞERR, ALLÂH'TANDIR

"Hayrihi ve şerrihi min Allâhû Teâlâ."

İmanın şartlarından bir şartta da "Hayrihi ve şerrihi min Allâhû Teâlâ" deniyor.

"Sana iyilikten ne isâbet ederse, Allâh'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir (nefsinin arzusuna uymandan). Biz seni insanlara Rasûl olarak irsâl ettik. Şahit olarak Esmâ'sıyla hakikatin olan Allâh yeter." (4.Nisâ': 79)

Bir evvelki âyette de:

"Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sağlam ve yüksek kalelerde bulunsanız bile... Eğer onlara bir iyilik isâbet ederse 'Bu Allâh indîndendir' derler. Eğer bir kötülük isâbet ederse 'Bu senin indîndendir' derler. De ki: 'Hepsi de Allâh indîndendir!' Bu insanlara ne oluyor ki hakikati anlamaya yanaşmıyorlar!" (4.Nisâ': 78)
Kaderi, biz iki mânâda inceleyeceğiz:

Bir, istidadın oluşması; iki, kabiliyetin oluşması...

İstidat da kaderdir, kabiliyet de kaderdir. Fakat o istidat ve kabiliyetin, kader olmasına karşılık; hakkında takdir biçilen varlığın, ilâhî isimlerden meydana gelmesi hasebiyle ve o ilâhî isimlerin kuvvetlerinin kendisinde var olması sebebiyle; orada belli bir iş yapabilme, belli bir gücü ortaya çıkarabilmesi söz konusudur!..

İstidadın ve kabiliyetin, ilâhî güç tarafından tespiti "kader"; buna mukabil, o mahalde, o birim adını verdiğimiz nesnede varlık, ilâhî isimlerin terkibi olması hasebiyle, mevcut olan irade; "irade-i cüz" diye adlandırılmıştır!.. Yani "irade-i cüz" kelimesiyle kastedilen mânâ, o mahalde mevcut olan ilâhî isimlerin varlığıdır!..

İlâhî isimlerin mânâlarını sen ortaya koyarsın, bu ortaya koyuşun "irade-i cüz'ünü kullanışın" diye tarif edilir!..

Sen bu "irade-i cüz"ünü ne ölçüde kullanabilirsin?..

Sen bu "irade-i cüz"ünü, kendindeki mevcut olan o isimlerin gücü kadar kullanabilirsin!..

Fakat sen, eğer senliğinin hakikatine ulaşır; Hakikat mertebesi itibarıyla, Allâh'ın Zâtı ve Sıfatıyla, senin Zâtında ve Sıfatında mevcut olduğunu müşahede edersen; bu müşahedenin neticesinde, bu defa kendindeki Zâtî kuvvetlerle mevcut isimlerini daha geniş ölçülerle kullanmak suretiyle; iraden, küllî iradeye dönüşmüş olur!

Gerçekte küllî ve cüz'i irade diye, iki ayrı irade yoktur!

İrade, tek bir iradedir!..

Terkibe bağlanan iradeye, "Cüz'i İrade"; Allâh'a bağlanan iradeye de "Küllî İrade" denir!..

Terkibiyetin hükmüyle yaşadığın sürece, cüz'i irade diye tanımlanan ve sana ait kabul edilen bir iraden söz konusudur!..

Fakat, belli tatbikatlarla, tabiatına ters düşen fiilleri ortaya koyarak tabiatının sınırlarını aşıp, terkibinin sınırlarını genişletirsen, bu defa senden ilâhî irade sâdır olur; ve senin herhangi bir şeyin olmasını istemen yolundaki isteğin, ilâhî güçler tarafından yerine getirilir!.. Böylece, senden çıkan iradeye, şu anda "İrade-i küll tecelli etti" dedikleri bir biçimde, izafeten "küllî irade" adı verilir.

Netice itibarıyla, senin terkibiyetin hükmü, "Kader"; terkibiyetinin hükmünün oluşmasını sağlayan araç, "Levhi Mahfuzun".

"Levhi Mahfuz" denilen hıfzedilmiş, korunmuş, varlığı muhafaza edilerek sürdürülen, yazılmış varlık dedikleri, burçlar ve yıldızlar sistemi; bunların etkisiyle senin oluşman kademeleri de ayânı sâbiten ve levhi mahfuzundur.

Levhi mahfuzun, bir minyatürüyle senin beynindir; küllî mânâda da burçlar ve yıldızlardır!
Ayânı sâbiten, beyninin 120. günde aldığı tesirdir. 120. günde aldığın tesir, senin tespit edilmiş ayânındır; yani senin tespit edilmiş geleceğindir! Sen bu tespit edilmiş kişiliğe ulaşacaksındır!..

Netice itibarıyla, levhi mahfuzun hükümleri değişebilir; ayânı sâbite değişmez! Niçin değişmez?

Çünkü, beyinde meydana getirdiği tesirler sâbitleşmiştir!.. Sâbitleşmiş, tespit olunmuş, artık değişmez hâle gelmiştir.
Senin levhi mahfuzun değişir. Levhi mahfuzunun değişmesi iki mânâda olabilir.

Birinci mânâdaki levhi mahfuzun değişmesi, yıldız tesirlerinin değişmesidir.

İkinci mânâdaki levhi mahfuzun değişmesi, beyindeki belli değişikliklerin; yeni devrelerin faaliyete girmesiyle, o kişinin aldığı tesirlerin değişmesidir.

İki yönlü, levhi mahfuzun değişmesi söz konusudur.

Levhi mahfuzun birinci yönünden değişmesi, vazifeli velîler dediğimiz, tasarruf sahibi kişiler tarafındandır. Belli tesirler güçlendirilir veya zayıflatılır veya yönlendirilir, böylece olaylar etkilenir!..

İkinci mânâdaki levhi mahfuzun değişmesi ise, kişinin tabiatını terk yolunda yaptığı fiillerle, terkibinin değişmesi; bu da beyindeki belli değişik devrelerin faaliyete geçmesi veya faaliyet hızının durdurulması yoluyla oluşur ve böylece de levhi mahfuzu değişmiş olur.
Âyette;

"Arzda (bedeninizde - dış dünyanızda) ve nefslerinizde (iç dünyanızda) size isâbet eden hiçbir musîbet yoktur ki, bizim onu yaratmamızdan önce, bir kitapta (ilim boyutunda oluşmuş) olmasın! Muhakkak ki bu Allâh üzerine çok kolaydır! (57.Hadiyd: 22)

Buradaki "siz"den kasıt, terkip hükmüyle var olan, "insan" ismiyle anılan izafî varlıktır!.. "İnsan" ismiyle anılan izafî varlığın karşılaşacağı olaylar, başına gelecek şeyler; onun tabiatı dolayısıyla "musîbet" diye adlandırdığı nesneler, "levhi mahfuz" adıyla anılan "ilâhî kitapta"; yani bizim bugünkü deyişimizle, burçlar, yıldızlar âleminde meydana getirilmiştir.

Bu tesirler, her bir birimin kendi terkibiyeti istikametinde onda belli olayları meydana getirecek; bunlar belli kazançlar, hâsılalar veya belli musîbetler şeklinde ortaya çıkacaktır!..

Terkip yani insan, bu kaderin hükmü altındadır!.. Fakat terkibin, hakiki "Benliğin" ve "Zâtı" itibarıyla, hükmü altında olduğu kaderi meydana getiren olduğu da aşikârdır!..

İsimler yönüyle, terkibiyeti dolayısıyla kaderin hükmü altında olan bu varlık; Sıfat mertebesi ve Zâtı itibarıyla, yani "Hakiki benliği ve Zâtı" itibarıyla bu kaderi meydana getirendir!..

"Kim (dünyevî - dışa dönük şeylerle) Rahmân'ın zikrinden (Allâh Esmâ'sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur!" (43.Zuhruf: 36)

Âyetiyle de kendi hakiki benliğinden, yani sıfat mertebesindeki benliğinin idrakından, yaşamından, ilminden yüz çevirip; vehminden doğan bir şekilde, kendini bir kişi olarak kabulü neticesindeki yaşantısı, onun "şeytana tâbi olarak Rahmân'a yüz çevirmesinden" başka bir şey değildir!..

Kendini bir Atasay, bir Cemile olarak kabulü, Rahmân'ın zikrinden yüz çevirmesi demektir. Ki bu da şeytana tâbi olmanın, fiil düzeyindeki ortaya çıkışıdır. Zira "Rahmân", Sıfat mertebesinin, kişinin kendini hakikatiyle bilişin adıdır.

İlâhî isimlerin mânâlarının, salt mânâ grupları hâlinde, bir isimler mertebesinde, ayrı ayrı mânâlar şeklinde müşahede edileceğini sananlar aldanmaktadırlar!..

Bu isimlerin mânâları, Efâl mertebesinde, mânâ terkipleri içinde, belli mânâlar şeklinde müşahede edilir!.. Ve bu mânâlar neticesinde de, bu mânâların varlığında mevcut olduğu idrak edilir!.. Yoksa bunun dışında, ayrı ayrı salt mânâların varlığını kabullenmek her ne kadar câiz ise de, böyle bir şey söz konusu değildir!

Çünkü ayrı ayrı mânâlar ve bu ayrı ayrı mânâların varlıkları ve bu varlıklardan müteşekkil bir varlık, asla söz konusu değildir!..

Mutlak varlık tecezzî kabul etmez!..

Cüzlere bölünme diye bir şey söz konusu değildir!..

Cüzlere bölünmeyişi itibarıyla, yani "Ahad" oluşu dolayısıyla; Vâhidiyeti itibarıyla, bu "Vâhid" olana çeşitli mânâlar tevcih edilir.
Bu "Vâhid" olan, "sen"den de çeşitli mânâları müşahede eder, ama bu mânâların ayrı ayrı mânâlar olarak grup teşkilleri söz konusu değildir. Bu mânâlar ancak Efâl mertebesi dediğimiz mertebe ile müşahede edilir!.. Bu Efâl mertebesinde seyredilen mânâlar, Esmâ mertebesine yol gösterir.

Efâl mertebesinin ötesinde, ayrıca bir Esmâ mertebesi ve bu Esmâ mertebesinde var olan ayrı ayrı mânâlar, mânâ kütleleri söz konusu değildir!

DUA VE ZİKİR

Beyninizdeki olağanüstü kuvvetten haberiniz var mı? Beynin YÖNLENDİRİLMİŞ MİKRODALGA üretme tekniği DUA!

Beynin, KUVVET, BECERİ ve EK KAPASİTE kazanma tekniği ZİKİR...

Kur'ân ve Hadislere dayanan DUA ve ZİKİR örnekleri, özel zikir formülleri...

ZİKİR niçin Arapça orijinali ile yapılmak zorundadır?

ZİKİR çeken deli mi olur? Niçin KİŞİYE ÖZEL ZİKİR? DUA VE ZİKRİN kaderle bağlantısı...

Gökte ve ötende sandığın TANRI'nı terket; sonsuz - sınırsız ALLÂH'a yönel; O'nun, her noktada ve zerrede mevcut olduğunu farket; ve O'nu GÖNLÜNDE bulmaya çalış!.. Sonra iste O'ndan, ne istersen!.. Eşini, işini, aşını; ister mevlânı, ister şifanı!

Bil ki, seni, her isteğine ve her arzuna kavuşturacak tek şey DUA ve ZİKİR'dir. Bil ki dostum; her zerrede tüm özellikleriyle mevcut olan ve kendinden gayrının varlığı asla söz konusu olmayan ALLÂH, SENDEN SANA İCABET EDECEKTİR!..

SEN, bilesin ki, yeryüzünde "HALİFE"SİN!

HALİFE olarak sana, gönlüne, BEYNİNE bahşedilmiş yüce güçlerden haberin var mı?

DUA ile ZİKİR ile, o muhteşem BEYNİN ile, kendindeki mekanizmayı harekete geçirebileceğinden haberin var mı?..

"EN GÜÇLÜ SİLAH" olarak sana bağışlanmış DUA mekanizmasını biliyor musun?

Fakir, garîp, nice kişiler DUA ve ZİKİR ile nice ZALİM SULTANLARI helâk ettiler!.

Nice yoksullar, büyük zenginliklere hep DUA ve ZİKİR ile eriştiler!..

Nice, dertli, sıkıntılı, hastalıklı, ezâ, çile çekenler, hep kurtuluşu, selâmeti DUA ve ZİKİR'de buldular!..

SENDE, dünyanın en güçlü silahı olan DUA ve ZİKİR cihazı mevcuttur. BEYNİNDEKİ, GÖNLÜNDEKİ bu en güçlü silahı kullanmasını öğrenerek; bu yaşadığın dünyanın ve ölüm ötesi yaşamın tüm güzelliklerine erişebilirsin!..

Ya da, DUA ve ZİKİR mekanizmasını kullanmaz, paslandırıp, bir kenara terk edersin, ki bunun cezasını da sonsuza dek çekersin!..

Sana, karşılıksız, bedava verilmiş bir mekanizmadır bu! Hibedir!

DUA ve ZİKİR için kimseye muhtaç değilsin ve kimseyi aracı koymak zorunda da değilsin!

İster, bu kitaptan yararlan; ister gönlünden geldiği gibi yönel! Ama kesinlikle, kendindeki, bu dünyanın en kıymetli cihazı olan DUA ve ZİKİR cihazını kullanmasını öğren.

Göreceksin dünyan nasıl güzelleşecek.

"DUA İBADETİN ÖZÜDÜR."

Bu hadîs-î şerîf'in hemen arkasından şu âyeti kerîmeyi hatırlayalım:

"BEN CİNNİ VE İNSİ YALNIZCA (ESMÂ ÖZELLİKLERİMİ AÇIĞA ÇIKARMAK SURETİYLE) KULLUK ETMELERİ İÇİN YARATTIM!" (51.Zâriyat: 56)

En basit anlamıyla kulluk, dua ve zikirdir!

En geniş anlamıyla kulluk, birimin varoluş gayesinin gereğini yerine getirmesidir...
— Peki, biz dua ettiğimiz zaman, kabul olur mu?..

"Eğer kulum, bana ellerini kaldırır da dua ederse, ben o elleri boş olarak geri çevirmekten hayâ ederim." Evet, bu bir hadîs-î kudsî...

Bu konudaki bir başka hadîs-î kudsî de şöyle:

"Ey Âdemoğlu, dua senden, icabet benden; istiğfar senden, bağışlamak benden; tövbe senden, kabul etmek benden; şükür senden, fazlasıyla vermek benden; sabır senden, yardım benden... Ne istedin ki benden sana vermedim..."

İşte yukarıdaki hadîs-î kudsî'yi destekleyen bir âyeti kerîme:

"BANA DUA EDİN, SİZE İCABET EDEYİM!" (40.Mu'min: 60)

Bu konuya açıklık getiren diğer bir hadîs-î kudsî ise şöyle:

"Ben, kulumun zannı üzereyim. Artık dilediği gibi düşünsün!..

" Yani siz dua ederken, o duanızın kesinlikle kabul göreceğini düşünürseniz, biliniz ki mutlaka isteğiniz meydana gelecektir!


Nitekim, bu açıdan olaya bakıldığı içindir ki, önde gelen evliyaullâhtan İmamı Rabbanî Ahmed Faruk Serhendî şöyle demiştir:

"Bir şeyi istemek, ona nail olmak demektir. Zira Allâhû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez."

Esasen dua etmek söz konusu olduğunda, bir şey isteyeceğimizde, hemen şu âyeti kerîmeyi hatırlamamız gerekmektedir:

"RABB-ÜL ÂLEMÎN OLAN ALLÂH DİLEMEDİKÇE, SİZ DİLEYEMEZSİNİZ." (81.Tekviyr: 29)

Yani, sizde ortaya çıkan bu istek, gerçekte Allâh istemiş olduğu için sizde ortaya çıkmaktadır! Eğer, Allâh istememiş olsaydı, siz dahi o şeyi isteyemezdiniz.


DUA nedir?..

Ötedeki bir tanrıdan talep mi?..

Özünde ve varlığının her boyut ve zerresinde kendisiyle kaîm olduğun Allâh'ın gücünün ortaya çıkmasını talep mi?..

DUA, insanın varlığındaki ilâhî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir!..

Bu yüzdendir ki; insan, tam bir konsantrasyon ile DUA edebildiği anda, pek çok imkânsızmış gibi görünen şeyin gerçekleştiğini fark edebilir.

Bu yüzdendir ki, insanın en güçlü silahı DUA'dır.

DUA mekanizmasından en büyük verimi almak istiyorsak, özellikle ve öncelikle şekli, yeri ve zamanı konusunda bazı hususlara önem vermek zorundayız.


DUA ederken bazı hareketler oldukça önemlidir...

Dua ederken, kollar koltuk altı görülecek bir şekilde yana açılıp, eller yüze paralel bir şekilde öne uzatılmalıdır. Takriben yüzden otuz santimetre mesafede parmak aralıkları hafif açık olan ellerin, parmaklardan çıkan ışınların, alından çıkan ışınlarla ilerde bir birleşim yapacak şekilde yönlendirilmesi son derece faydalıdır.

Bakın bu konuda Hazreti Rasûl AleyhisSelâm ne buyuruyor:

— Herhangi bir kul, koltuğunun altı görülecek şekilde ellerini kaldırır ve Allâh'tan bir dilekte bulunursa; acele etmediği takdirde kesinlikle duasına icabet edilir...

— Acele nasıl olur yâ Rasûlullâh?..

—Dua ettim ettim, kabul olmadı, der (de vazgeçer)... İşte bu yanlıştır; olana kadar ısrar etmek gerekir.

Ellerden parmak uçlarından yayılan dalgalarla, beyinden "yönlendirilen" dalgalar(1) bir noktada birleşerek lazer ışını gibi etki ederek belli hususların oluşmasında son derece önemli rol oynarlar.


Burada fark edileceği gibi, DUA'nın oluşmasını sağlayan ana güç, insana dışarıdan gelmeyip; tamamıyla, insanın varlığında mevcut olan Allâh isimlerinin manevî gücünden ortaya çıkmaktadır.

Kısacası DUA, kişinin kendindeki ilâhî güçler eşliğinde isteklerini gerçekleştirme faaliyetidir. Ve elbette ki bunun bir tekniği ve bilimsel açıklaması vardır.

DUA esas itibarıyla, beynin "yönlendirilmiş dalgalarıdır."


Evrenin oluşumu, Allâh tasavvurunun, ilim boyutunun enerjiye ve kuantsal yapıya dönüşümüyle meydana geldiği gibi; insanın bütün istek ve arzuları dahi, bilincin ilim boyutundan kaynaklanan istek ve arzularının beyinin yönlendirilmiş dalgalarıyla yoğunlaştırılması suretiyle meydana gelir.

Bu sebepledir ki, konsantrasyon ne derece güçlü olursa, DUA'ya icabet de o derece süratli olur... Bunun için denmiştir, "Mazlumun duası yerde kalmaz; âh alan felâh bulmaz!"

Zira, o "âh" eden kişi, öyle bir sıkıntıyla, öyle bir konsantrasyonla, menfi beyin dalgalarını o kişiye yöneltir ki, o yayın okundan kurtulmak asla mümkün olmaz.


Ayakta, eller tarif ettiğimiz biçimde avuç içleri yüze, kollar ileriye dönük olarak parmak uçları aracılığıyla "yönlendirilmiş" dalgalar şeklinde yapılan DUA gibi, ayrıca, SECDE hâlinde yapılan DUA da son derece etkilidir.


Özellikle, gece yarısından sonra, yani Güneş'in bulunduğunuz yerin tam arkasında olduğu ve Güneş radyasyonunun en asgariye indiği saatlerde SECDE hâlinde yapılan DUA son derece etkilidir. Şayet kılınan hâcet namazının; veya herhangi bir namazın son secdesinde bu DUA yapılırsa, tesir gücü bir hayli daha fazla olur...

Namazın, yani gece kılınan bir namazın son secdesinde, çeşitli kusurlarını itiraf edip, onlardan bağışlanma dilendikten sonra DUA edilirse; ve istenen şeyin mahiyetine göre, birkaç gün üst üste veya günaşırı bir şekilde bu çalışmaya devam edilirse; takdiri ilâhî, o şeyin oluşmasına mutlaka cevap verir...

Çünkü; o DUA'nın ısrarla devamına müsaade olunması, o duaya icabet edileceğinin de göstergesidir. Zira, Allâh, kabul etmeyeceği DUA'ya ısrarla devam şansı tanımaz.

Kişi, bir konudaki DUA'sında ısrarlı değilse, o DUA'nın yerine gelme şansı da son derece düşüktür.

SECDE hâlinde yapılan DUA, hele kusurların itirafından sonra olursa, son derece güçlüdür demiştik. Niçin?

SECDE hâlinde, bedendeki kan yoğun bir biçimde başa, beyne akmakta, oksijen ve diğer enerji kaynakları tarafından beyin son derece mükemmel şekilde beslenmektedir. Bu sebeplede çok güçlü dalgalar yayabilmektedir.

Ayrıca gene secde hâlinde yapılan kusurları itiraf fiiliyle çok güçlü bir konsantrasyon ve yönelim meydana gelmekte, bu da arzulanan şey doğrultusunda güçlü dalgalar yayılmasına vesile olmaktadır.

DUA'yı güçlendiren ve gerçekleştiren en önemli faktör ise DUA anında, kişinin şuurunun VEHİM tasarrufundan uzak kalmasıdır. Ve bu hâl de, secde yani, benlik kavramının kalktığı bir hâldir. Nitekim bu konuda bizi uyaran Hazreti Rasûl (s.a.v.),

"şeksiz şüphesiz, kabul olacağından emin olunarak" DUA edilmesini tavsiye etmiştir.


DUA'nın tesirini kesen en önemli güç, gene kişinin kendisinde bulunan VEHİM-VESVESE kuvvesidir...

Kişide, VEHİM-VESVESE ne derece gerilemiş ise, DUA'sı o derece keskin ve süratli bir şekilde gerçekleşir.


Ayrıca, DUA konusunda, ŞEYTAN vasfıyla bilinen CİNLER'in insana çok yanlış fikirler telkini de söz konusudur; ki bu da insanı bu çok etkili silahı kullanmaktan mahrum bırakır.

Tam içinizden DUA etmek gelmişken, ŞEYTAN ismiyle, şeytaniyet vasıfları dolayısıyla lakaplanmış olan CİNLER, hemen bir vesvese verirler... Örneğin:

"Aman canım niye dua edeyim, nasıl olsa kaderde varsa olur..."

"DUA etsem de etmesem de iş olacağına varır, ne diye DUA edeyim?.."

Ve, böylelikle siz, DUA etmekten vazgeçip; en güçlü SİLAH olan DUA'dan mahrum kalırsınız.

DUA'dan mahrum kalmak, DUA etmemek suretiyle de nelerden mahrum kaldığınızı asla hayal bile edemezsiniz.

İşte bu yüzdendir ki, Hazreti Rasûlullâh AleyhisSelâm bakın bize neler tavsiye ediyor:

"Nalınınızın tasmasına, koyununuzun otuna kadar her şeyi Allâh'tan isteyiniz."

"Allâh'ın fazlı kereminden isteyiniz, çünkü istenilmesinden hoşlanır..."

"Şüphesiz ki Allâh, ısrarla DUA eden kullarını çok sever."

"Hassas olduğunuz saatlerde DUA etmeyi ganimet biliniz... Çünkü bu hâl rahmet saatinin hâlidir."


Hassas olduğunuz demek, tamamıyla bir konuya konsantre olmaktan ileri gelen bir biçimde, son derece duygusal olma anlamı taşır.

İşte bu an, kişinin tamamıyla ALLÂH'a, net bir biçimde yönelmesi, anlamını taşır ve bu yöneliş, beynin tümüyle tek bir gayeye yönelik biçimde, kendisindeki ilâhî güçlerin ortaya konulması sonucunu doğurur.


DUA, varlığındaki, benliğindeki, NEFS'indeki ALLÂH'a AİT GÜÇ ile tahakkuk yoludur, demiştik. Öyleyse, bu silahı ne derece bilinçli olarak ve yerinde kullanma imkânına sahip olursak, o derece düşmanlarımızdan korunabilir; isteklerimizi gerçekleştirebilir; ve dahi ALLÂH'a yakîn elde edebiliriz.


DUA'NIN YERİ

Gayrı ihtiyarî hemen aklımıza gelebilir; canım DUA'nın da yeri mi olur? DUA etmek için özel yer mi arayacağız? Yerin ne münasebeti vardır DUA ile?..

Evet, her yerde DUA edilebilir!.. DUA için özel bir yer aramaya zaruret yoktur!

Ancak...

İnsan beyninin çalışma sistemi ve bulunduğu yerin manyetik alanı ile bulunduğu alandaki ışınsal ortam son derece yakından bağlantılıdır.

Yeraltındaki "ley hatlarının" oluşturduğu müspet enerji hatlarının gücünü arkasına alması, o beyin için son derece önemli olduğu gibi; ayrıca, beyinin içinde bulunduğu ortamı kaplayan ışınsal alanının oluşturduğu tesirler dahi son derece önemlidir.

DUA eden kişinin çevresindeki kişilerin beyin dalgaları, kendisininki ile birleşerek son derece güçlü dalgalar üretilebileceği gibi; toplu DUA'lar dahi büyük tesirler meydana getirir. Bu sebeptendir ki Hazreti Rasûlullâh AleyhisSelâm şöyle buyurur:

"Üç kişi bir araya geldikleri zaman, birlikte ettikleri DUA'yı ALLÂH geri çevirmez."

Niçin belirli yerler? Mesela nereleri?..

Kâbetullâh'ta yapılan DUA'lar,  Arafat'ta yapılan DUA'lar, Medine'de Hz. Rasûlullâh AleyhisSelâm'ın Makâmı'nda yapılan DUA'lar, Efes'te Meryem Ana Evi'nde yapılan DUA'lar, İstanbul'da Eyyûb Sultan namıyla bilinen sahabeden zâtın makâmında yapılan DUA'lar; bunun gibi her beldede, o beldedeki bilinen evliyaullâhtan olan zevâtın makâmlarında yapılan DUA'lar, daima güçlü DUA'lar olarak yerini bulur.

Burada iki önemli faktör mevcuttur:

1. O yerin kendi manyetik alanının yaydığı enerji...

2. O yere defnedilmiş zâtın ruhaniyetinin yaymış olduğu enerji...

İşte, DUA eden kişi, bu iki etkiyi arkasına takviye alarak DUA ettiği zaman, büyük ölçüde DUA'sı kabul olma yani yerine gelme şansına sahiptir.

Ayrıca manevî gücü yüksek olduğuna inanılan kişinin huzurunda, bir cemaat eşliğinde yapılan DUA'lar da son derece yüksek tesir gücüne sahip olarak tespit edilmiştir.


DUA'NIN ZAMANI
DUA'nın zamanı denilince özellikle iki husus önemlidir:

1- İç şartlar

2- Dış şartlar

İç şartlar, içinde bulunduğumuz hâleti ruhiye demektir. Gerçekten, yürekten gelir bir biçimde; içi yana yana denilen bir şekilde DUA etmek önemlidir... Zira ancak böyle bir hâl, tam konsantrasyon sağlar... Beynin güçleri ancak böylelikle tek bir noktaya, tek bir konuda yoğunlaşarak, isteğe yönelik yayın yapar.

İkinci olarak belirtilen dış şartlar ise tamamıyla ortam şartları ile alâkalıdır.

Bu dış şartların birincisi Güneş'in parlamaması, hatta ışıklarının tamamıyla kaybolmasıdır.

Zira Güneş'in yaydığı kozmik ışınım büyük ölçüde beyin gücünü keser.


DUA söz konusu olduğu zaman, hemen pek çoğumuz yanlış bilgiyle şartlanmak yüzünden, "Aman canım kaderde ne varsa o olacak, DUA'ya ne gerek var!" deyiveririz.

Oysa, bu tamamıyla yanlış bir görüştür!
Bilelim ki...

İnsanların kaderi takdir edilmiştir; her şey gibi... Ne var ki, DUA faktörü de bu KADER sistemi içinde yer alan bir faktördür; DUA ederseniz, kaderdeki olayı geri çevirebilirsiniz, kazayı reddedebilirsiniz; ancak bu DUA'yı yapmak, gene kaderinizin elvermesiyle mümkün... Yani, kaderiniz müsaitse DUA edebilirsiniz ve böylece de o gelecek olan olayı geri çevirebilirsiniz.

Kaderinizde kolaylaştırılmışsa DUA etmek, size o belâ veya musîbet gelmeden önce DUA edersiniz ve o olayın zararından korunmuş olursunuz.

Dolayısıyladır ki, tedbirle takdiri değiştiremezsiniz; fakat, takdirde varsa tedbir alır ve böylece de kazayı geri çevirmiş olursunuz.
İnsan ise, kendisinden meydana gelenlerin neticesini görecektir!..

"...İNSAN İÇİN YANLIZCA ÇALIŞMALARININ (kendisinden açığa çıkanların) SONUCU OLUŞACAKTIR!" (53.Necm: 39) âyetini hatırlayalım...

İşte bu sebepledir ki, siz ne yapabiliyorsanız, elinizden ne geliyorsa onu yapmak zorundasınız... DUA edebiliyorsanız, hemen ediniz! Bir çalışma yapma imkânına sahipseniz, hemen yapınız! Korunmak için elinizden gelen bir şey varsa, hemen tatbik ediniz.

Biliniz ki; yapabildiğiniz, kaderinizin müsaade ettiğidir ve yaptığınızın sonucunu da mutlaka görürsünüz.

Bu yüzden denilmiştir; "DUA kazayı reddeder", diye... Yani, o kazanın reddi sizin duanıza bağlıdır!.. O musîbetin size isâbet etmemesi, sizin o hususta dua etmenize bağlıdır. Dolayısıyla, dua edersiniz ve o kaza veya hoşlanmadığınız olay size isâbet etmez; ya da umduğunuz, olmasını istediğiniz olay o duanız vesilesiyle gerçekleşir.
DUA, takdirin tüm güzelliklerinin size ulaşmasına vesile olan en değerli nimettir. Onu elden geldiğince çok ve güçlü olarak kullanan, en büyük nimetlere kavuşacak olandır.

Kaderi anlamayan cahil ise, DUA'yı terk eder; tüm mahrumiyet ve çileler de onu bekler!..

Konuyu Rasûlullâh AleyhisSelâm'ın şu açıklamasıyla bağlayalım:

"İçinizden her kime DUA KAPISI AÇILMIŞ ise, muhakkak ona rahmet kapıları açılmıştır ve Allâh'tan, kendisinden âfiyet istenilmesinden daha sevimli bir şey istenmemiştir."

"DUA, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır. Ey Allâh'ın kulları, DUAYA SIMSIKI SARILINIZ!.."
ZİKİR HAKKINDA

ZİKİR, bize göre, bir insanın dünyada yapabileceği, en yararlı çalışma türüdür.

ZİKİR, her ne kadar "Allâh'ı anma" diye tercüme edilirse de, böyle bir ifade son derece yetersizdir.

1. ZİKİR, beyinde tekrar edilen kelimenin mânâsı istikametinde, beyin kapasitesini arttırır.

2. ZİKİR, beyinden üretilen ışınsal enerjinin RUH'a, yani bir tür holografik ışınsal bedene yüklenmesini ve böylece ölüm ötesi yaşamda güçlü bir RUH'a sahip olunmasını sağlar. (2)

3. ZİKİR, tekrar edilen mânâlar istikametinde beyinde anlayış, idrak ve o mânâların hazmedilmesi gibi özellikleri geliştirir.

4. ZİKİR, Allâh'a yakîn sağlar.

5. ZİKİR, ilâhî mânâlar ile tahakkuku temin eder.

şte, birkaçını saydığımız bu özellikler dolayısıyla Kur'ân-ı Kerîm'de, "ZİKİR" son derece övülen bir çalışma olarak belirtilmiş ve bu konuda ZİKRE önem vermeyenler şiddetle uyarılmışlardır:

"Kim (dünyevî-dışa dönük şeylerle) Rahmân'ın zikrinden (Allâh Esmâ'sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur! Muhakkak ki bunlar onları (hakikate erme) yolundan alıkoyarlar da, onlar hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler!" (43.Zuhruf: 36-37)
"Ey iman edenler! Allâh'ı çok zikredin!" (33.Ahzâb: 41)

"Kim zikrimden (hatırlattığım hakikatinden) yüz çevirir ise, muhakkak ki onun için (beden-bilinç kayıtlarıyla) çok sınırlı yaşam alanı vardır ve onu kıyamet sürecinde kör olarak haşrederiz." (20.Tâhâ: 124)
"O hâlde beni zikredin (anın-düşünün) ki sizi zikredeyim..." (2.Bakara: 152)

"Kullarım sana BEN'den sorarlarsa, şüphesiz ki ben Kariyb'im (anlayış sınırı kadar yakın!) ("şahdamarından yakınım" âyetini hatırlayalım)... Yönelip isteyene (dua) icabet ederim..." (2.Bakara: 186)

"... Elbette ki Allâh zikri (hatırlanışı) Ekber'dir (Ekberiyeti hissettirir)!.." (29.Ankebût: 45)

ZİKİR'in insana ne kadar büyük yararları olduğuna bakın Hazreti Rasûl AleyhisSelâm nasıl işaret ediyor... İşte "Allâh katında çalışmaların en sevimlisi hangisidir?" sorusuna cevabı: "Dilin, Allâh'ı zikretmeye devam ettiği hâlde ölmendir!"

"Size çalışmalarınızın en hayırlısını, Allâh indînde en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş infak etmekten, düşmanlarınızla savaş meydanında karşılaşıp boyun vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı Allâh yolunda vurmalarından daha hayırlı bir çalışmadan haber vereyim mi? İşte o Allâh'ı ZİKRETMEKTİR."

"Allâh'ın azabından, Allâh'ı ZİKRETMEKTEN daha fazla hiçbir şey kurtaramaz."

"Allâh katında kıyamet gününde kulların hangisinin derecesi daha faziletlidir?" sorusuna şu cevabı verdi:

— Allâh'ı çok ZİKREDENLER...


"ŞEYTAN, ağzını 'Âdemoğlu'nun kalbine koymuştur. O Allâh'ı zikrettikçe şeytan çekilir... Gaflete düşüp zikri bırakınca kalbini yutar!.." Bu hâdis-i şerîf teşbih yani benzetme yollu bir anlatımdır...

Kişi Allâh'ı zikrettikçe, cinler ondan uzak dururlar ve ona vesvese vererek düşüncelerini bulandıramazlar; ama zikir terk edilince, cinler onun beynini istedikleri gibi etkileyerek hüküm altına alır, mânâsındadır.

"Allâh'ın bir kula verdiği en faziletli şey, ona ZİKRİNİ ilham etmesidir."

"Hiçbir sadaka Allâh'ı zikretmekten daha faziletli değildir."

"Cennetlikler hiçbir şeye üzülmezler, dünyada iken ZİKİRsiz geçen anları hariç!"

"Kim Allâh'ı çok zikretmezse imandan uzaklaşır."

"İnsan, üzerinden geçip de, içinde Allâh'ı zikretmediği her an dolayısıyla kıyamette büyük pişmanlık duyar."

"Herhangi bir topluluk, bir mecliste toplanır, Allâh'ı zikretmeden dağılırlarsa, bu meclis kıyamet gününde kendileri için bir pişmanlık olur!"

"Kim Allâh'ı çok ZİKREDERSE, münafıklıktan uzak olur!.."

İşte bunlar gibi daha pek çok Rasûlullâh AleyhisSelâm hadîs-î şerîfi bize ZİKİR konusunda büyük uyarıda bulunmaktadır.


İnsan'da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır.

Ölüm ötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından "yüklenir!"

Allâh'ın isimlerinin işaret ettiği mânâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuuru, Allâh'ı, ancak beyin kapasitesi kada tanıyıp "yakîn" elde eder.

İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir hâlinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrak etmek zorunda kalırız.

Milyarlarca hücreden oluşanbeyin, esas itibarıyla biyoelektrik enerji üretip, bunu ışınsal enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan mânâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.
Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasiteyle çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, sıradan bir yaşam türü geçirir, bildiğimiz herkes gibi...

Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür! (1)

(1) Zikrin önemi, bizim bu konuda yaptığımız açıklamalardan on sene sonra bilim dünyasında ilk defa olarak tespit edilmiştir. Aşağıda okuyacağınız metinler bu söylediklerimizin ispatıdır.

NOKTA 6 Mart 1994 tarih 11. Sayısında; "Batı, zikri geç keşfetti!" başlığı altında;
Bilim Dergisi'nde yayımlanan "Dağınık İşlevler" adlı yazıda John Horgan, "Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin üstü bir yapı var mı?" sorusuna yanıt arıyor ve 1993 yılında yapılan deneylerden yola çıkarak çeşitli tezler öne sürüyor.
Sözü edilen makalede, John Horgan şu deneye yer veriyor: Deneyde gönüllülere isimler içeren bir liste veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okumaları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, "köpek" sözcüğü okununca "havlamak" gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor. Bu deneyde, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözleniyor. Fakat aynı isimleri içeren listenin sürekli olarak tekrarlanması, nöron aktivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise nöron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor.

BİLİM DERGİSİ Ocak 1994 Sayısı, Sayfa 12'de; "Dağınık İşlevler"

Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin-üstü bir yapı mı var?

Modern nöroloji bilimlerinde tanımlanan hâliyle beyin, uzmanlaşmanın neredeyse saçmalık noktasına vardırıldığı bir hastaneye benzer. Örneğin beynin dil ile ilgili bölümünde, bazı nöronlar (sinir hücreleri), yalnızca özel isimleri, bazı nöronlar ise yalnızca düzensiz fiilleri kavramaya yönelik çalışırlar. Görme ile ilgili bölümünde, sinir hücrelerinin bir bölümü turuncu kırmızı renklere, bir bölümü güçlü kontrastlı diyagonal çizgilere, bir kısmı ise soldan sağa hızlı hareketlere yönelik çalışırlar. Şimdi sorulması gereken soru, beyinin değişik bölgelerinin sahip olduğu bu son derece özelleşmiş işlevlerin, nasıl yeniden bir araya getirilerek, düşünce ve algılamanın bileşimi olan aklı oluşturduğudur.

Bağlantı problemi (binding problem) olarak da bilinen bu bulmaca, yapılan deneylerin, beynin daha da özelleşmiş bölmelerini ortaya çıkarmasıyla daha da zorlaşmış bulunuyor. Bazı kuramcılar algılamanın değişik öğelerinin "birleştirici bölgeler" (convergent zones) adlı verilen yerlerde bir araya geldiği düşüncesini ortaya attılar. Bu bölgelerin en belirgin adayları, birçok konuya hemen yönelebilen "kısa süreli" (short-term) ya da "çalışan" (working) bellek alanlarıdır. Birinde elektrotlarla monitorize edilen maymunların, diğerinde ise PET (positron emission tomography) ile taranan insanların deneklik etmiş olduğu, 1993 yılında yapılan iki deneyde "çalışan bellek"te oldukça özelleşmiş bölgeler bulunduğu görülmüştür. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Fraser A.W. Wilson, Séamas P.Ó Scalaidhe ve Patricia S. Goldman-Rakic tarafından yapılan deneylerde görevliler, maymunları "çalışan belleğin" kullanılmasını gerektiren iki işi başarmaları için eğitiyorlar. Bu işlerden biri maymunların gözlerini bir ekranın ortasındaki sâbit bir noktaya dikmeleri. Bu sırada ekranın başka bir yerinde yanıp sönen bir kare de, maymunun görüş alanı içinde yer alıyor. Karenin kaybolmasından birkaç saniye sonra maymun, bakışlarını karenin bulunmuş olduğu noktaya yönlendiriyor.

Diğer iş, görüntünün konumundan çok niteliği ile ilgili bilginin akılda tutulmasını gerektiriyor. Araştırmacılar ekran merkezinde yanıp sönen bir görüntü oluşturuyorlar. Her maymun, görüntü kayboluncaya kadar beklemek ve gözlenen şekle bağlı olarak gözlerini sağa ya da sola çevirmek için eğitiliyor. Elektrotlarla, maymun beyninin pre-frontal korteks sinir hücreleri ekranda görülüyor. Pre-frontal korteks adlı bölgesindeki nöronların aktiviteleri, elektrotlarla ekrana yansıtılıyor.
Her testte sadece bir nöron grubu harekete geçiyor. Konumla ilgili "nerede" testi, pre-frontal korteksin bir bölgesindeki nöronları aktive ederken, şeklin içeriği ile ilgili olan "ne" testi diğerine komşu ama ayrı bir bölgedeki nöronları harekete geçiriyor. Goldman-Rakic, pre-frontal korteksin şimdiye değin hep bilginin yönlendirildiği ve planlama, düşünme, anlama ve istem için sentez edildiği yer olarak düşünüldüğünü belirterek, bu alanın en azından duyusal ve motor bölgeler kadar bölümlenmiş olduğunu gösterdiklerini söylüyor.

Geçen yıl içinde, Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından ortaya koyulan tamamlayıcı bulgular, insanlar üzerinde PET ile yapılan çalışmalardan kaynaklanıyor. Deneyde gönüllülere, isimler içeren bir liste veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okumaları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, "köpek" sözcüğü okununca "havlamak" gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor.

Bu deneyde pre-frontal ve cingulate korteks de dâhil olmak üzere, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözleniyor. Fakat aynı isimleri içeren listenin sürekli olarak tekrarlanması nöron aktivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise, nöron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor.

Bu deney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü, ama iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devraldığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, bellek yalnızca içeriğine göre değil, aynı zamanda işlevine göre bu bölümlere ayrılıyor. Washington Üniversitesi'nden Steven E. Petersen, bu sonuçları Goldman Rakic'in düşünceleriyle uyum içerisinde olduğunu söylüyor.

Peki nasıl oluyor da beyindeki bu özelleşmiş alanlar birbirleriye büyük bir uyum içerisinde çalışabiliyorlar? Aktiviteler tek bir merkezden mi, yoksa beyne yayılmış olan bir çeşit entegrasyon ağı tarafından mı koordine ediliyor? Petersen, algılama, bellek ve istemin entegre edildiği bir tek lokalize alan ya da lokalize olmuş birkaç alan bulunduğu düşüncesini savunuyor. Goldman Rakic'in görüşleri ise, farklı fakat eşdeğer bölgelerin birbirleri ile bağlantı ve ilişki içerisinde bulunduğu, hiyerarşik olmayan bir modele daha yakın. San Diego'daki California Üniversitesi'nde bellekle ilgili araştırmalar yapan Larry R. Squire, "bağlantı problemi"nin çözümünün uzun yıllar alabileceğini, bağlantı mekanizmasının ne olduğu konusunda gerçek bir ipucunun bulunmadığını düşünüyor. Ama öte yandan hızla gelişen teknolojinin son ürünlerinden biri olan mikroelektrotlar, vücuda zarar vermeyen görüntüleme teknikleri (örneğin PET ve Magnetik Rezonans ile Görüntüleme gibi) ve bilgisayarlar sayesinde, bu sorunların yakın bir gelecekte yanıtlanacağından ve deneysel bilgilerle yeni modeller oluşturulabileceğinden umutlu Squire'ın da dediği gibi: "Bu teknolojik destek olmadan artık hiçbir şey yapılamaz."

John Horgan

Kısa ömürlü radyoaktif maddelerin kan dolaşımına verilmesiyle nöron aktivitesinin dolaylı olarak ölçülmesi.
Yukarıdaki yazı SCIENTIFIC AMERICAN Dergisi'nin Ocak 1994 sayısının tercümesidir.

Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir hâlde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.

ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen biyoelektrik enerji, zikrin devamı hâlinde, bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilave ederek devreye sokar.

ZİKİR konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikamette de faaliyet gelişir...
mesela Allâh'ın İRADE sıfatının ismi olan "MÜRİYD" ismi zikredildiğinde, kişinin beyninde boş duran hücreler, bu ismin frekansında titreşimle programlanarak devreye girdiği için, bir süre sonra o kişide İRADE gücünün arttığı ve eskiden başaramadığı birçok şeyi başardığı görülür. Ancak hemen burada kesinlikle idrak edilmesi zorunlu bir husus da vardır ki, o da şudur:
Şimdi, bu satırları okuyan bazı ZİKİR İNKÂRCILARI, hemen şu soruyu soracaklardır: "Mâdemki ZİKİR bu derece beyni geliştiriyor da, niçin İslâm âlemi devamlı zikir yapmasına rağmen, üstün bir beyin çıkartamıyor ve bütün gelişmeler batıdan, gayri müslimlerden geliyor?"

Bu sorunun cevabı son derece basittir... Ancak, işin tekniğini bilen bir kişi için!

Allâhû Teâlâ'nın lütfu ve Hazreti Rasûlullâh (s.a.v.)'in inayetiyle, bize keşf yollu açılan ZİKİR sırrına binâen, konunun tekniğini izah etmek suretiyle size bu sorunun cevabını verelim...
ZİKİR birkaç çeşittir ve öncelikle ikiye ayrılır:

1. Genel zikir

2. Özel zikir

GENEL ZİKİR de kendi içinde ikiye ayrılır:

A. Ruhaniyet zikri

B. Özel gayeye yönelik zikir

Aynı şekilde ÖZEL ZİKİR de ikiye ayrılır:

a- Özel gayeye yönelik zikirler

b- Kişiye özel zikirler

Demiştik ki, belirli kelimelerin veya kelime gruplarının beyinde tekrarının adıdır ZİKİR...

Yapılan her zikirde, ne kelime olursa olsun, beyinde belirli bir frekansta dalga boyu üretilerek, beynin görev dışı olan hücreleri, o frekansla programlanır.

Şayet CİNNÎ ilhamla gelmiş bir kelime ya da Budistlerin meşhur "om" kelimesi gibi bir zikir yapılırsa; kişinin beyninde o istikamette bir gelişme sağlanır ve insan farkında olmadan CİNLER ile rezonansa girerek birtakım ilhamlar almaya başlar ve bunun sonunda, verilen ilhamlara göre, kendini, UZAYLI, EVLİYA, MEHDİ NEBİ veya ALLÂH olarak görüp; çeşitli mantıksal bütünlükten uzak fikirler içinde heba eder...

Buna karşılık bir de İslâmî kaynaklarca öğretilen GENEL ZİKİRLER vardır ki; bunlar tamamıyla, kişinin RUH gücünün artmasına ve RABBİNE yaklaşmasına vesile olur...

Bu GENEL ZİKİRLER'e hemen bir iki misal verelim...

"SubhanAllâhi ve bihamdihi"

"SubhanAllâhi velhamdulillâhi ve lâ ilâhe illAllâhu vAllâhu ekber"

"Lâ ilâhe illAllâhu vahdehû lâ şeriyke leh"

"Lâ ilâhe illAllâhul melikül hakkul mubiyn"

"Subbûhun Kuddûsun Rabbul melâiketi ver Rûh"

Bir de GENEL ZİKİR sınıflaması içinde yer alan "Özel gayeye yönelik" zikirler vardır; ilim talebine yönelik, kusurunu itirafa ve bağışlanmaya yönelik zikirler gibi... Hemen bunlara da örnek verelim:

"Rabbi zidniy ilmâ"

"Lâ ilâhe illâ ente subhaneKE inniy küntü minez zâlimiyn"

"Rabbic'alniy mukıymes Salâti ve min zürriyyetiy"

ÖZEL ZİKİR, esas olarak kişinin durumunu çeşitli yönlerde geliştirmeyi hedef alan, özel gayeler istikametinde gelişmeyi amaç edinen zikirlerdir.
 



ÖZEL VE GENEL ZİKİRLER

ÖZEL ZİKİRLER, esas itibarıyla kişinin beyin programına, yani kendine has özellikleri, karakteristiği, kişisel arzu ve hedefine göre düzenlenen zikir formülleridir... Bu zikir terkipleri, belirli âyet ve hadislere dayanan dualar ile, o kişide kısa sürede gelişme sağlayacak, ilâhî isimler gruplarından oluşur...

Tarikatlarda verilen zikir formülleri günümüzde genellikle hep GENEL ZİKİR kapsamında olduğu için gelişme sürecini de otuz-kırk yıl gibi çok uzun zaman dilimlerine yaymaktadır.

Oysa, bu özel zikir formüllerini deneyenler, kendilerinde bir-iki sene gibi çok kısa süreler içinde büyük gelişmeler hissetmektedirler.

ÖZEL ZİKRİN, özel gayeye yönelik bölümünde yer alan bazı zikirlere misal vermek gerekirse, bu konuda şunları örnek olarak söyleyebiliriz:
"Allâhümme inniy es'elüke hubbeke"

"Allâhümme elhimniy rüşdiy"
"Kuddûs'üt tâhiru min külli sûin"

ÖZEL ZİKİR bölümündeki (b) şıkkında yer alan kişiye özel zikirler ise...

MÜRİYD

KUDDÛS

FETTAH

HAKİYM

MU'MİN

RAHMÂN

RAHIYM

BÂSIT

VEDUD

CÂMİ'

RÂFİ'

Ve daha bunlar gibi Allâh'ın değişik isimlerinden oluşur. Bunlar kişinin beyin programının ihtiyaç gösterdiği bir biçimde; kişiye özel sayılar ile formüle edilerek çekilir ve kişi üzerindeki etkileri kısa sürede açığa çıkar.

Ancak, burada hemen şunu ilave edelim; bu ZİKİR çalışması içinde, zikirle açılan ek kapasitenin değerlendirilmesi sırasında yoğun olarak İLİME ağırlık verilmesi ve artan kapasitenin İLİM ile değerlendirilmesi şarttır. Aksi hâlde bu kapasitenin cinnî ilhamlar istikametinde programlanması söz konusu olabilir ki; bu da hiç iyi olmaz...


İslâm camiasında genellikle RUHANİYETİ arttırıcı zikirlere devam edildiği için; maneviyatı son derece güçlü sayısız insan yetişmesine karşın; Dünya ilimlerine dönük beyinler çok az çıkmıştır! Şayet beyin, sistemli bir şekilde Dünya bilimlerine yönelik bir biçimde zikir ile takviye edilseydi, elbette ki o yönde gelişmiş üst düzey beyinler de çıkardı...

Ne var ki, "yarın zorunlu olarak terk edeceğin şeye, bugün sahip çıkarak, kendini, o şeyi terk etmekten ileri gelen azaptan koru" düşüncesinde olan İslâm camiası, Dünya'ya fazla bir değer vermemiş ve o yolda kendini fazla yormamıştır.

Önce anlaşılması son derece kolay olan şu misali verelim...

Size son derece kıymetli mücevherle dolu bir kasa veriyorlar ve diyorlar ki:

— Şayet anahtarını elde edersen, bu kasayı açabilirsin, içindeki her şey senin olabilir...
ZİKİR konusunda halkımızın çok korktuğu bir husus vardır; elbette bunda en büyük faktör de "menfi şartlandırma"dır...

"Çok tespih çekme, deli olursun!.." türünden, kasıtlı ya da kasıtsız söylentilerin kesinlikle belli olan bir yönü vardır ki -o da "BİLİNÇSİZLİK" olan ters şartlandırmadır- insanları ZİKİR konusunda son derece ürkütmüştür.

Kur'ân-ı Kerîm her hâlükârda, ayakta, otururken, yan yatarken sürekli zikir yapılmasını tavsiye ederken; maalesef bu bilinçsiz çevreler insanları ellerinden geldiğince zikirden uzak tutmaya çalışmaktadırlar...

"Onlar (öze ermişler) ayakta, otururken ya da yanları üzere uzanmışken Allâh'ı anıp (hatırlayıp), semâların ve arzın yaratılışını (günün getirisi ölçüsünde evren ve derûnu ya da beyin indînde bedenin yeri ve özelliklerini) tefekkür edip; 'Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın! Subhan'sın (yersiz ve anlamsız bir şey yaratmaktan münezzeh, her an yeni bir şey yaratma hâlinde olansın)! (Açığa çıkardıklarını değerlendirmemenin getireceği pişmanlıktan) yanmadan bizi koru' (derler)." (3.Âl-u İmran: 191)


Evet, insan daima üç hâlden birindedir... Ya ayaktadır, ya oturuyordur, veyahut da yatmaktadır... İşte, yukarıdaki âyet, her üç hâlde de zikredilmesi gerektiğini bize açık seçik vurgulamaktadır.

Öyleyse bize düşen, elden geldiğince, zikir yapmaktır!..

Nerede olursak olalım, ister abdestli, ister abdestsiz, olabildiğince zikir yapmak suretiyle beynimizi geliştirelim, Allâh'a yakîn elde edelim.


Bizim, nice içki içen ve hatta alkolik olan kişiye zikir tavsiyemiz vardır ki, bunlar meyhanede içki içerken zikre başlamışlardır... Bir elinde içki kadehi, diğer elinde tespihle işe başlayan bu kişiler; zikrin beyinde

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !